9 Mayıs 2016 Pazartesi

Canım Öğretmenim


24 Kasım 2015

Bugün öğretmenler günü.

Öğretmenlerimiz kuşkusuz ki büyük heyecan duyuyorlardır.
Sadece 3 aylığına yaptığım ama içine öğretmenler gününü de alan sözleşmeli öğretmenlik deneyimim, benim bile heyecan duymama neden oluyor. O yıl ilk defa öğretmen olarak Öğretmenler Günü’nde ne hissedilir anlamış oldum, bu deneyimi hiç yaşamamış olanlar için dilim döndüğünce anlatmak istedim.
24 Kasım 1928, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Millet Mektepleri’nin Başöğretmenliği”ni kabul ettiği gün olduğu için, Türkiye’de öğretmenler günü olarak kutlanıyor.
Pek çok ülkede ise 1994’ten beri her yıl 5 Ekim günü UNESCO tavsiyesiyle Öğretmenler Günü olarak kutlanıyor. 5 Ekim günü, 1966 yılında Paris’te gerçekleşen “Öğretmenlerin Statüsü Hükümetlerarası Özel Konferansı”nın sona erip UNESCO temsilcileri ile ILO tarafından “Öğretmenlerin Statüsü Tavsiyesi”ni oybirliği ile kabul edilişinin yıldönümü[1].
1998 yılı Ekim ayında, Mühendislik Fakültesinden yeni mezun olmuş ve TÖMER diplomam ile başvurarak Samsun İlkadım Şehit Cengiz Topel İ.Ö.O’da, ders karşılığı sözleşmeli İngilizce öğretmeni olarak işe başlamıştım. O yıllarda özellikle İngilizce dersi için öğretmen açığı çoktu.
Hayatımdaki en büyük heyecanlardan biri ile girdim okula. Öğretmenlerle ilk tanışma güzeldi. Müdür bey 4-5-6. Sınıflara gireceğimi, hatta müzik ve resim bilgim varsa boş geçen o derslere de girmemi istediğini söyledi.
Derslerin boş geçmesi çocuklar için çok daha kötü olur dediği için, lise yıllarındaki koro çalışmalarından kalan biraz nota bilgisi ile müzik ve çok daha azı ile resim derslerini de almayı kabul ettim. Ben haftaya başlamayı beklerken Müdür Bey: “Gelmişken başlayalım çocuklarım vakit kaybetmesin” dedi. Kalbi “çocukları” için atan bir öğretmenin çırpınışına kayıtsız kalınır mı hiç? “Tabii ki hocam, baş üstüne” deyip sınıfa yollandık.
Tüm gün ve çeşitli sınıflardan ders aldım ama bir kere bile staj vs ile öğretmenlik yapmışlığım yok! Korkuyu düşünebiliyor musunuz? Bir sürü küçük ve meraklı yüz size bakıyor!
Hâkim olabilecek miyim acaba, sınıf deneyimsiz olduğumu anlarsa beni hiç önemsemez gibi kaygılarla paldır küldür ilk derse girdim.  İlk dersim 4. sınıflarda.
Ve perde….
Kapıdan girdim, çıt çıkmıyor. Ve evet, gerçekten hepsi soluk almadan bana bakıyor. Eşyalarımı masaya bırakıyorum, derin bir nefes alarak sınıfa dönüyorum mümkün olduğunca gerginliğimi yüzüme yansıtmamaya çalışarak.
Ve daha ilk bakışta vuruluyorum. Allah’ım,  çocuklar hep bu kadar güzel mi bakardı? Yoksa ben mi hiç fark etmemiştim?
O bakışlar nasıl tarif edilir inanın bilmiyorum ama, etmeye çalıştığımda aklıma gelen ilk haliyle: Yargılamayan, “Ben senin ellerine teslim durumdayım, bir sürü şey öğreteceksin herhalde ama ben sadece beni sevip sevmeyeceğini merak ediyorum” bakışıydı sanırım.
Kendimi gözlerine bakıp gülümserken buldum. Karşılıklı gülümsedik. Beni sevgiyle sarıp sarmaladılar. Gerginlik falan kalmadı. Tanıştık, şakalaştık. O gün bana hissettirdikleri şey, “Sen neysen, ben de o olacağım öğretmenim” oldu. Ömrüm boyunca bu duyguyu unutmadım!
Sonraki günlerde, “Çocuk şekil verilmeyi bekleyen bir hamur gibidir” klişesinin gerçekliğini anladım yavaş yavaş.
Genç tek öğretmen olunca pop-star gibi davrandılar, model alınmanın o ağır sorumluluk duygusunu yaşadım. Nişanlım beni almaya geldiğinde ona sen nerden çıktın bakışıyla baktılar, öğretmenler şiiri yazdılar, ben çok üzülüyorum diye küfretmemeyi öğrendiler, arkadaşıyla kavga edip omzumda ağladılar, daha neler neler…
Anne değildim o zamanlar, olsaydım çok daha güzel şeyler yaparmışım eminim. Benden olmayan ama ‘benim’ olan çocuklarımla birlikte öğrendik hayata dair pek çok şeyi.
Şimdi her öğretmenler gününde aklımda aynı sahne canlanır.
Dünyanın en güzel bakan gözleri,  utangaç ellerine dünyanın en saf yüreğini koyar ve onu sunar öğretmenine. Senin gibi olmak istiyorum, sen her şeyi biliyorsun ve beni gerçekten seviyorsun, sana çok güveniyorum. Bana yolumu gösterir misin öğretmenim? Sorusuyla birlikte.
Bu yüzdendir öğretmenleri fenerlere, gökyüzünü işaret eden ulu ağaçlara,  benzetişim. Bu yüzdendir her öğretmenler gününde böyle duygulanışım.
Biliyorum öğretmenim, işiniz çok zor ve burada yazıldığı gibi romantik bir havada yürümüyor işler. Ama yine biliyorum ki, gözlerine baktığınızda her bir çocuğun, aynı şeyleri görüyorsunuz siz de. Aynı duygu titretiyor yüreğinizi.
Artık anneyim, hayatımdaki en değerli varlığı emanet ediyorum ellerinize. Biliyorum ki işler iyi yürümediğinde bile, o bakışlar vaz geçirmeyecek sizi.
Ailesi olarak biz ne yaparsak yapalım hiçbir zaman tutamayacağız yerinizi. O küçücük yürek, büyüdükçe çaktırmamaya çalışsa da, sadece size inanıyor, sizin ona inandığınızı, ona güvendiğinizi bilmeye muhtaç.
Yapmadığı ödevle kenara çekilip, “Bir daha yapmazsın, ben sana güveniyorum ve seni seviyorum oğlum” dendiğinde sadece “Peki öğretmenim” diyen ama akşama eve uçarak gelen, hatasını düzeltmeye çalışan “Aslında öğretmenim de beni seviyormuş anne” diyen çocuğunun coşkusunu da yaşayan bir anne olarak söylüyorum.
Siz işinizi hala ilk günkü aşk ve heyecanınınız ile yapıyorsunuz. Sonsuz minnettarız.  Yarın sizlerin eseri olacak.
Allah gücünüzü ve ilminizi arttırsın. Umarım sizi daha mutlu edecek şeyler olur ülkemizde.
Sizi çok seviyoruz öğretmenim. Lafta değil ama, gerçekten…
Babamın mesleğinden dolayı ülkenin pek çok yerinde çok fazla okul değiştirdiğimden birçok öğretmenim oldu, hepsi bana farklı güzellikler, farklı özellikler kattı.
Hayatımı şekillendiren tüm öğretmenlerim nezdinde ilk öğretmenim Yadigar Ertürk’e, beni ben yapan, üzerimde emeği geçen tüm öğretmenlerime, en kıymetlim Oğlum’un hayatına şekil vermeye devam eden öğretmenlerine, öğretmen arkadaşlarıma,  tüm öğretmenlerimize en derin minnet, saygı, sevgi ve teşekkürlerimi bildirmek isterim.
Öğretmenler gününüz kutlu olsun Canım Öğretmenim.

18 Mart 2016 Cuma

“Benim bütün ümidim gençliktedir”...

“Benim bütün ümidim gençliktedir”...

Gençlerden zaman zaman ümidimizi kestiğimiz olmuyor değil. Bugün oğlumun okuluna, 18 Mart nedeniyle sergilenen gösteriyi izlemeye gittim. Her yıl olduğu gibi bizi çok duygulandırdılar,  herkes ağlıyordu. 
Bizimkiler ortaokul ama bu yıl liselerle beraber yapmışlar programı. İzledikçe ağladık, izledikçe gururlandık. Bu gençlerin önünde sel olsa dayanmaz. O enerjiyi, o inancı doğru yere yönlendirmekse bizim görevimiz. Eğitim sistem-sizliğ-imize rağmen, doğru hedefler vermek yerine soru kitaplarına boğmamıza rağmen, hayat fışkıracak yeri buluyor!    

Değerlerine sahip çıkan gençler yetiştiren her aileye, her öğretmene, her bir kişiye ayrı ayrı şükranlarımı sunuyorum. Öğrencilerden biri: "Yapraklarımızla gökyüzüne uzanırken, köklerimizden destek alıyoruz" dedi. "Vatan toprağının bir karışının üstünde binlerce gencecik fidanın kanı olduğunu biliyoruz" dedi. Var olun çocuklar.  
Bir askeri bile kalmayasıya vuruşmuş olan 57. Tümen anons edildi. Gençler birer birer "Burda!" diyerek çıktılar seyircilerin arasından sahneye. Onlar onurlu, bir gururlu...Teşekkürler çocuklar. (Bir dahaki seneye mendil servisi yapılmasını rica edeceğim okuldan)
Bu güce doğru yönü, üretmeyi, dünyanın en kıymetli ülkesini ileri götürmeyi sağlayacak ülküleri gösteren insanların önünde saygıyla eğiliyorum. Bu gücü heba eden tüm zihniyetlerin de bir an önce yok olmasını diliyorum! 
Ben kendi adıma bugün daha büyük bir inançla, onlar adına yapabileceklerim için kolları sıvadım.  
(Bu arada, oğlum koroda yer alıyordu. O vakur duruşu görmeliydiniz. Oğlum, SENİNLE GURUR DUYUYORUM! Harika bir çocuksun ve tam da hayal ettiğim gibi bir yetişkin olacaksın, bugün yine gördüm bunu. Allah uzun ve güzel bir ömür versin, ömrünün hayrını göstersin)
“Bağımsızlık” için, “Bayrak” için, “Vatan toprağı” için canını veren, hakkı ne yapsak ödenmez şehitlerimizin, tarihe şanlı zaferler yazan başta sevgili Ata'm olmak üzere bütün ecdâdımızın ruhları şad olsun. 
.."Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker! 
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer."
Ecdadının yanında, torunların o pak alnından öpüyor bugün, hissediyor musun?
Programın tamamını https://youtu.be/pDATlKlX2dM linkinden izleyebilirsiniz, çok etkileneceğinize eminim. Özellikle 45. dakikadaki türküye, 55. dakikadaki gençlerin gürül gürül sesine, 1.02 de 57. Alayın nasıl hayat bulduğuna dikkat edin. Hepsi birbirinden etkileyici idi. Sınav Koleji’ne, bu muhteşem program için teşekkür ediyorum. Ellerinden öpmek istediğiniz öğretmenler vardır ya, işte onlardan olan Sosyal Bilgiler Öğretmenimiz Sn. Demet Karadayı'ya, Türkçe Öğretmenimiz Sn. Halil Kendirci'ye, Piyano Öğretmenimiz İndira Salmanlı'ya ve emeği geçen herkese çok çok teşekkür ederim.
https://www.facebook.com/notes/%C3%B6zlem-can-irita%C5%9F/benim-b%C3%BCt%C3%BCn-%C3%BCmidim-gen%C3%A7liktedir/10208480227350765
https://www.facebook.com/photo.php?fbid=10208480290952355&set=ms.c.eJxVzLENwAAIA8GNImwgwP6LxemgPb0eRuto4xiG7u~_DJZDEkZTklpHkFX3yfOoXLMHoXHNETe~_GrqZ3wy6G~_QeTYyPd.bps.a.10208480289592321.1073741839.1459663176&type=3&theater
Dip Not: Bu kadarcık not yetmedi içimi dökmeye, çok şişmişmiş içim. Dokununca aktı gitti sözcükler. Bu işler de sıcağı sıcağına olur. Yazmışken bu kadarını paylaşayım, yine yazınca, yine görüşürüz nasılsa.

Mükemmel annelere yetişmeye çalışmak!



Mükemmel annelere yetişmeye çalışmak!




Hani sık sık konuşuyoruz ya, mükemmel! Yetişkinler olarak, gençler nereye gidiyor, durum fena diye. Hah, işte tam ordan başlamak lazım olaya. Süper üretken, çok karakterli, şapşahane yetişkinler olarak, iş yerinde ülkemize yaptığımız iş sayesinde kazandırdığımız! milyonlarca liranın vermiş olduğu ağırlıkla kendimizi rahatça televizyonun karşısındaki koltuğa atıyoruz.

Genellikle burun kıvırarak yediğimiz akşam menümüzü silip süpürdükten sonraki harap ve bitap halimizle gömüldüğümüz koltuktan adalarda kalmış zavallıcıkların yaşam mücadelesini izlerken, midemizin yaptığı şişkinlik nedeniyle zaten alamadığımız nefeslerimizi tutuyoruz. Oradan geçiyoruz başka bir acınılası duruma. Programda evlenemeyen onca insanın hayat hikayeleriyle yorulan kalbimizi :) , bi de ödevini yapmayan, yeterince soru çözmeyen çocuklar yoruyor. (Bakın aslında bu noktada ciddiyim, ödev yapmayan, sınava çalışmayan çocuk nedir iyi bilirim, sağlam zorlar insanı)

Uzun zamandır kafa yoruyorum bu konulara. Çocuklardan beklenti çok. Biz ne yapıyoruz diye. Bir sürü aileyi, çocuğu gözlemliyorum. Kimi kafayı bozmuş, çocuğuyla oynaması, onun beyninin bilmem ne lobunu aktive eden, multilingual şeysini mutlaka uyarması gereken, dokunsalı duyusalı falanı filanı ile manyak’ gibi oyun oynuyorlar çocuklarıyla. Oynamayana da ayyyy ne anneler var gözüyle bakıyolar. Biri bu çılgınlara: “Hey arkadaş, çocuk karşısında senden başka kimseyi görmüyor nasıl bi psikopat yetiştiriyosun? Bırak çocuk insan içine karışsın, senin mükemmel anne/insan megalomaninin sonuçlarını ileride en az 200 kişi yaşayacak. Bi yürü git!” demesi lazım. Valla ben kendi adıma dedim, rahatladım. (Bu siteler arasında Oyuncu Anne'yi ayrı tutuyorum O başka, bi başka gün anlatırım inşallah. Onun, zamanında dedesinin bakkalında müşterilerin alacağı Sarelle kutularının kapağını açıp içine afiyet olsun yazmışlığı var, o hakkaten eğleniyor, çocukları ona katılıyor bence)

Ben de yapmadım mı? Yaptım. Utanarak söylüyorum, ama gerçekten o sırada kendimde değildim J ilk çocuk şaşkınlığı ile, hem de hep okuduğum o ecnebilerden çeviri, bu toprak insanına hiç uymayan kitaplar yüzünden.  Ama ikinci çocukta geçti şimdi normal kalmaya çalışıyorum “Ayyy sen çocuğundan başka şeyle mi ilgileniyosun! Aaaa nerdesin bakim sen, hadi Montesori den bir etkinlik yapıyoruz, bak hala arkadaşınla konuşuyosun” diyen psikopatlara rağmen!

Bir ara ciddi ciddi bunalıma girdim, akşam 7’de evdeyim. Yemek sofra bulaşık derken 8’i geçe kalkabiliyoruz sofradan 9,5 ta da yat diyoruz çocuklara (Yatış 11 den önce çok nadir oluyor ya neyse). Kalan kocaaaa 1,5 saatte de oğlana ders çalıştır, kızla bir şeylerini geliştirici oyun oyna , ay oğlana yetişemedik bugün, eyvah kızla şunu oynayamadım bugün, bişisi eksik kaldı modunda ne yapacağını bilemeden koştur. Diş fırçalaması, çanta hazırlığı masalı konuşması derken canın çıkmış ama halen vicdanının üzerinde bir yumrukla uyuya kal! Gece 3’te uyan.
Gene sızmışım üstüm başımla, kendim için hiçbşişi yapamadım diyerek mutsuz uyan. Gece olan bütün vukuatlar sonrasında oğlan geldi kız gitti, sonra ikisi geldi ben mi gittim baba mı gitti bilemeden, sabah hangi yatakta uyanıyorsun onu anlamaya çalış, oğlanı kapıdan at, kendini bacadan, kız uyandıysa onu nazla falan. İşe gel, ara verince bu anne şeylerini oku, vicdan yap, o gazla bi daha hadi bi gayret devam J

İkinci çocukta bu oltaya geliyodum ama erken toparladım Allahtan. Bunda komşularımın ve çocuklarımın rolü büyük (Kendilerini bu saplantılı durumlardan korumayı her zaman başardılar, aferin onlara).

Akşam 7’de gelmeme rağmen, bizde eğer sınav haftası değilse 5 aileden en az 3’ü bir araya gelir. Hafta sonu bir komşuda büyüklere küçüklere ayrı sinemamız vardır. Mısırımızı patlatır, beraber güler, beraber ağlarız. Ramazanlarda her akşam birimizin evinde, yaklaşık 20-25 kişi her akşam birimizde yeriz. Bunu ayda birkaç kez tekrarlarız. Herkes mutfakta, sofrada üstleneceği görevi bilir, kimse çok yorulmadan harika bi iş çıkar ortaya. Yaşlılar yemeklerimizi yapar, gençler sofra ve serviş-çay bulaşık işlerini.

Herkesin birbirinden haberi vardır. Hasta olursun, öğleyi bulmaz fark edilmesi. Çorban gelir, çocuklarına bakılır. Apartmanda yan komşumu tanımıyorum diyenleri anlamam zor. Karşı komşumla araya halı mı atsak derdindeyiz karşıya geçerken terlik giymeye üşendiğimizden.. Kapılar sürekli açık. Kızım terliğini kapıp anneeee ben arkadaşıma iniyorum diyor. Eve geliyoruz evde 8 tane kız çocuğu ciyak ciyak oynuyolar, gün yapmışlar!
Ayşe teyzemiz binaya giren çıkan herkesi görür, bilir, sorar: Kimsin, kime geldin, nerden geldin, ne kadar kalacaksın?” Bilginin birini eksik verdin mi, soruşturma kapsamına alınırsın. Öyle kötü adam girmesi çok mümkün değildir o camdaysa. Çocukları yazın gece 9'da bahçeden zor toplarız. Apartmandaki bütün kadınlar zaten bahçede. Komşunun kışlık bezelyesi imece usulü ayıklanırken, apartmanın 10 çocuğuna da bakılır bi taraftan, annesi yanında veya değil fark etmez. Güneş azıcık çıksın, hemen bisikletli, patenli, kapının önüne.

İkinci çocukta artık bilinçliyiz. Çocuk çocukla oynamalı, özellikle 2-3 yaş civarından sonra. Evet öncesinde, kitap okumalı, birlikte oynanmalı, konuşulmalı, verilebilecek o bütün artılardan elden geldiğince verilmeli. Şunu biliyorum bugün; çocuğumun benimle sohbet etmekten, ona sarılmamdan, onu sevdiğimi ve güvende olduğunu hissettirmemden başka çok az şeye muhtaç benden yana. Bir de bolca açık hava ve yaşıta ihtiyacı var.  Aslında sadece o kadar. Gerisi evet cilalama parlatma işi. Ama temelde bu verildiğinde, gerisi zaten kendiliğinden oluyor.

Bi de bu manyaklığın tam tersi bir durum var, o da tamamen bırakmak, hiç ilgilenmemek. Doğan büyür felsefesi. O da ilki kadar tehlikeli. Arada dengeyi tutturmak lazım. Çocukların tepesinden inmemiz lazım. Çocuk işte! Diye gülüp geçebilmek lazım. Büyüdükçe her gün bir şeylerin değişeceğini bilmek lazım. En çok da ona güvenmek ve bunu ona bildirmek lazım.
Komşu yapmak, onlarla gidip gelmek, yorgunum şimdi ayağımı uzatıp yatıcam dememek lazım, emek vermek, uğraş vermek lazım. O eski mahalle düzenini yakalamak lazım. Ohooo kimle yapacaksın dememek bi günaydın bi kekle işe başlamak lazım.
Velhasılı kelam, güzel bir ailen varsa kıymetini bilmek, olmadığını düşünüyorsan ona sihirli kalplerle dokunmak lazım. Bana sorarsanız, hala sağ ve başınızda ise, öncelikle annelerin (anan-(babaanne) bu işi nasıl yaptığına bakmak lazım. Bence işin bütün sırrı orada ;) ben annemin belli bi yaştan sonra benle oynadığını hatırlamıyorum, ama harika bi çocukluk geçirdiğimi hatırlıyorum. Roller belli, sorumluluklar belli, sonrasında herkes yolunu nasıl çizerse öyle gider ve aileden yine de kabul görür. Bu da belli.
E daha ne olsun? Annelere soralım, işlerine de hiiiiç karışmayalım azizim.
Sevgiyle, kalabalıkla kalın.




17 Nisan 2015 Cuma

“Ankara Bürokratı” Olmak…

“Ankara Bürokratı” Olmak…

Bürokrat olmak harika bir iş gibi görünür uzaktan. Masa başında kararlar alan, o kararları uygulamakla sorumlu olan yereldeki uygulayıcılar ne yaparsa yapsın gerisini artık, diyerek o kararı aldıktan sonra yan gelip yatan ve maaşını düzenli alıp, keyfine diyecek olmayan insanlar olarak görünür. Bazı durumlarda doğruluk payı da vardır, her işte, her sistemde eksiklerin bulunduğu gibi…
Bilinmeyen tarafları da vardır bu rahat ve güzel tablonun.

Ankara’dasınızdır. Türkiye'nin işleyişine dair her türlü kararın, ilgili merciince alındığı komuta merkezinde. Parayla ilgili, enerjiyle, havayla, suyla, ticaretle ilgili karar alınacaksa birçok kurum koordine olur, konunun uzmanı ve yetkilisi kişiler bir araya gelir, ülkenin o konudaki yolunu çizer. Olabildiğince, ekibin vizyonuna bağlı olarak uzun vadeli perspektifler oluşturulmaya çalışılır.

Kararlar alınır, Resmi Gazete’de yayımlanır. Ülke genelinde uygulamasının nasıl yapılacağına dair hareketlenmeler başlar. Genellikle dünya örneklerini de inceleyerek bir adım ileri götürmeye çalışan ekibin düşündükleri, değişimlere çok da açık olmayan ve süregelen bir işleyişi olan yereldeki rutinlerle çarpışmaya başlar. Birimin yerel idarecisi işin en zoru olan cephe kısmındadır. Yeni bir uygulamaya tüm duyargalarını kapatmış elemanlarını ya da ilgili mevzuatın konusu olan iş kolunu bu yeni döngüye sokmanın zorluğu ile, bir an önce sistemin işlemesini bekleyen merkezin baskısı arasında sıkışır kalır. Ankara bürokrasi haberleri de heyecanla beklenir. 

Ankara söyler, gel kolaysa burada yap eleştirileri başlar. Oysa bazıları için Ankara yüktür omuzda. Eğer işin içinden geliyorsa hele kararı alan, Resmi Gazete günü karnı ağrımaya başlar. Bilir uygulayanların nelerle karşılaşacağını. Yerelde çalışan, bir kişilik çeker sıkıntısını, Ankara’yı sırtında taşıyan, her bölgenin, her ilin, her köyün sıkıntısını yaşar işler düzene girinceye kadar.
Biz babamın: “Devlet, milletinin şefkat kapısıdır kızım. Vatandaşın her talebini büyük bir sabır ve özenle karşılayıp, memnun etmeden göndermemek gerek. Canı dara düşmeyen, zaten devlet kapısına çıkıp gelmez” düsturu ile yetiştirildik.  Memuriyete başladığım 1998 yılında yine sınavla girmeme rağmen, usta-çırak şeklinde öğrendik biz işleri. Şubedeki büyüklerimiz bizi alır, yazışma şeklinden davranış ve konuşma şeklimize, bize birer örnek olurlardı. Devletin kullandığı bir yazışma dili vardır, ağırlığı vardır öğretilir önce. “Bilindiği üzere…” diye başlayan cümleler, “…yapılmış olup ….uygun olduğu mütalaa edilmektedir” diye devam eder, “Bu itibarla…” diye bitirilir. Oturuşu kalkışı, giyimi kuşamı devleti temsil eder nitelikte olmalıdır devlet memurunun diye öğretildi hep.

Ailede de devlet bu kadar yüce bir yerde tutulduğundan, insan taş ocağı yada bor yağı kullanan fabrikaya denetime gittiğinde bile kot pantolonla gidemez olur, ütülü pantolonun paçalarından yağ akarak çıkar tesisten ister istemez J

Bilenler bilir; aslında öyle çok geleneksel sayılmam, eski kelimeleri kullanmayı hiç sevmem, ama söz konusu devlet olduğunda, temsil etmek dünyanın en önemli işi oluverir, işin rengi değişir.
İlk yurt dışı görevimde,  insanlar baktıklarında karşılarında beni değil, Türkiye’yi görüyorlar düşüncesi öyle bir sorumluluktu ki, diğer ülkeden katılanlar lobide sohbet ederken ben bütün geceyi sunumuma hazırlanarak geçirmiştim. Ertesi gün, sunum sırasında giriş cümlemden sonra, “Sizin gülen yüzünüz yeter” cevabı, ülkelerin, bilgisinden çok görgüsü ve insani özelliklerinin toplantıları yönettiğini öğrenmemde ilk adım olmuştu.

Ankara bürokratıysanız, illere gittiğinizde müthiş bir ihtimamla karşılanırsınız, kurumunuzun ildeki en üst düzeyi ile muhatap olur, “merkez” e olan saygıyı ve bağlılığı iliklerinize kadar hissedersiniz. Çok güzel bir şey gibi görünür ama, orada ilgi gösteren tüm arkadaşlarınızın iş barışının, mutluluğunun merkezin kararlarına bağlı olduğunu bir kez daha çakar beyninize kalbiniz. Onları zor duruma düşürecek bir hatalı cümle, virgül konmamalı buyruğu anında iletilir bilinç altınıza.

Yıllar sonra yeni arkadaşlar başlar, zamanında ustaların öğrettiklerini onlara öğretme vakti gelir. İşin teorik kısmı öğretilir, arazisine gelir sıra. Koskoca bir dağın tepesindeki, yolda tarlalardan başka bir insan izi olmayan yerlerdeki taş ocağına gidilir örneğin.  O şartlarda çalışan bu ülkenin en kıymetlisi, işçilerle oturulur önce, hal hatır sorulur. Toprak gibi her yerinden derin yarıklar açılmış, çekingen ellerin, çok da ince belli olmayan, toz ve kir içindeki bardaklarda servis ettiği çay alınır, büyük bir keyif duyarak içilir. Ekip başı olarak gittiğin yeni arkadaşların “Hayır, ben bu pis bardaktan içemem” anlamındaki, “Çok teşekkür ederim, ben almiim” cümlesi, “Hiç olur mu, Mühendis adam taş ocağında çay içmeden gidemez” müdahalesi ile düzeltilirken, yenilere gayet tehditkar bir bakış fırlatılır işçilere çaktırmadan.  Denetim yapılır, dönüş yolunda “DEVLET BABA” anlatılır gençlere.
O işçi, Emre’ye, Fatma’ya, Mehmet’e getirmedi ki çayı, içmeyesiniz. O işçi için “DEVLET” ayağına geldi, o zor şartlarında, elindeki tüm imkanların en iyisini kullanarak “devlete yakışır bir saygı ile” ikram etti. Emre, Fatma içmez belki ama “devlet” o çayı içmek zorundadır. İçmeyecekse, kendi içebileceği şartları oradaki insana sağlamak zorundadır. Ülkenin şartları neye imkan veriyorsa onu yaşarsın sen de. Bunu yapamayacaksanız, hiç devam etmeyin bu işe! Sonraki fabrikada ikram boyalı mı boyalı bi renkli su, meyve suyu niyetine. Tepsi önünde bizim çocukların, gözleri bende J Dünyanın en güzel ikramıymış gibi alınıyor bardaklar, bir dikişte içiliyor gözler kapatılıp. İkramı yapan anlamadı, normalde evinden başka yerde bardak ve çatal bıçak kullanamayan, her şeyden tiksinen ben anlıyorum çocukların çektiği eziyeti. Aferin çocuklar, oldu bu iş !

Deneyim arttıkça, daha masa başı görevler gelir sonra. İşi yapan personelle, üst yönetimin farklı yönlerdeki baskılarının arasında kalınır. Özel sektörün en kallavi temsilcileriyle yüz yüze gelinir. 
Zaten ne bilir bunlar, 3 kuruşa satın alınır ön yargısını kırmak, bilginiz ve hayatınız boyunca sergilediğiniz vakur duruşla bile hiç kolay olmaz.

Daha anlatacak çok şey var aslında Ankara bürokratına dair, onlar da inşallah başka zamana.

Ankara bürokratı olmak havalı iştir vesselam. Omzunda yük değilse… Yapabilene!
“Ankara” kelimesine ülkenin tümünü yükleyenlerin, derdi memleket olanın gülen yüzünün altında, burnunun sızlayan direğidir Ankara.
Ankara bürokratıyla bir dahaki karşılaşmanızda, bu yazı aklınızdan geçerek merhaba deyin devlet kapısına. Hep iyilerle karşılaşın umarım hayatta.

17 Aralık 2014 Çarşamba

Bir Bulut-Yağmur Öyküsü



Bir Bulut-Yağmur Öyküsü





Beni çocukluğuma en çok yağmurlu, puslu havalar götürüyor sanırım. Yağmur en çok yeşile yakışıyor ya, farkında olmadan en çok yakışana götürüyor mutlu olma güdüsü.

Burada kasvete dönüşen durum, orman görüntüsü ile bir anda masalımsı bir hale dönüşüyor. Bulutla suyun ayrılma ve buluşması kalemden dökülüyor bir bir…

Bulutlar, içindeki suyu büyük bir hevesle yeşile düşürmek için biriktiriyor bence. O yeşile düşürecek, yeşil onu büyük bir özenle ağırlayıp usulca bırakacak toprağa, yeşil de, toprak da bulutun suya sevdasından haberdar. Kadim dostun sevdası emanet üzerinde; öylesine kıymetli, öylesine nazlı su.

Bekleyen, bekleneni sabırla bekleyecek. Beklenen kendi olacak bir süre, tüm biriktirdiklerini benliğine katacak, daha güçlü, daha mutlu olacak, yaşamla buluşup öyle dönecek bekleyenine. Bekleyen de dönecek kendine, yaşamdan güç alacak, özlemle bekleyecek ayrı ayrı biriktirilen yaşanmışlıkların ‘bir’e dönüşüvermesini.

Hep böyle dingin değil tabii, ne öyle ki dünyada? Bazen aceleci bulut, öyle uzun uzun bekleyemeyecek ‘bir’ olmaya alıştığı sevgiliyi. Ondan bu kararmışlığı, bunca homurtusu. Gitmesin diye, suyu olanca sarmışlığı.
Su ise farkında; sonunda ‘bir’olunacak da olsa, sevenle sevilen ayrı ayrı ‘ben’ olmadığında ‘bir’ olamayacak hiçbir şey. Gitsin, sevilsin, öyküler toplasın, güneşle, toprakla selamlaşsın, eski dostlarla hemhal etsin, sonra çoğalsın gelsin.

Bulut kızgın, su haklı. Mecburen bırakıyor sevgiliyi kollarının arasından bütün hışmıyla bardaktan boşalırcasına , çaresiz.

Bulut ikizler burcu kesin. Bazen derviş, bazen 3 yaşında bir çocuk. Dervişse o gün, usul usul, adabıyla bırakır sevgiliyi, çağlasın, çoğalsın, yine bir olsun diye. Deli gibi yağarsa annesini bırakan çocuk huysuzluğunda o gün.

Su dönüp dolaşıp, dönüyor her seferinde buluta. Baharlar kışları, kışlar yazları kovalarken onlar mükemmel bir çift olmanın tadını çıkarıyor. Bulutun aşkının şahidi; toprak, ağaç, çiçek, böcek.
Dünya var olalı beri, yokmuş daha güzeli.
……
Bunlar gelip geçerken aklımdan, büyük çirkin binanın kirli camlarından -puslu değil-‘pis’li semalarına dönüyorum gri şehrin. Nasıl kaçmasın aklım her yağmurda, bu masallara?
Ben burada kaldıkça, binalar nefes aldırmadıkça, daha çooooook yeşil-yağmur hikayesi okursunuz bence bu sayfada : )
Yağmur büyük şehirlere yakışmıyor velhasıl; gitmek gerek, kalmak gerek…
 17.12.2014

16 Aralık 2014 Salı

Çocukluğumdan Kalanlar-1


Bazen anne, eş, çalışan gibi tüm etiketlerinden sıyrılmak istersin. 

Karadeniz'in en güzel sahil köylerinden birinde, çocukluğunun geçtiği anneannenin iki katlı, ahşap ve geniş bahçeli evinde, kuzinenin yanı başındaki kanepeden, dünyanın en güzel ve yeşil dağına sırtını yaslayan evlerin yağmurla yıkanışını izlemek istersin pencereden.

Camın önünde mırlayan kediyi alırsın usulcacık açıp pencereyi. Sobanın sıcağında, beraberce gevrersin zamanın bu köye,  aydınlık ve karanlık dışında hiçbir emare bırakmadığını keyifle fark ederek… Sadece akşam ve sabahtır zamanı belirleyen, başkaca hiçbir önemi de yoktur zaten.
İşleyen kusursuz düzeni yakından gözlersin. Bu mükemmel ve sonsuz işleyişte  “ben” ne kadar da küçülür gözünde, iliklerine kadar hissedersin. ‘Ben’in önemsizliği hiç bu kadar hafifletmemiştir seni.

Küçük, beyaz badanalı odada, çağla yeşili, sana 100 yıllık hissi veren eski, ama ihtişamlı oda kapısının ondan da eski olduğunu düşündüğün kolu, sadece anneannenin neler görmüş, geçirmiş tavrı ve herşey insan içinmiş  bilgeliği ile bakan gözleriyle karşılaşmak için açılır. Rakipsizce sevildiğini bilmenin şımarıklığı dolar, taşar içinden.

Kapı kapanınca, birlikte oturulan cam önü kanepeden sessizce izlenir o dinginlik.. Sonra birden sen 5 yaşında olursun, bilge kadın, çocukluğunun en hayatı bilen insanı.
Deden girer kapıdan hiç ölmemiş, o kadar canlı, kucağında annesini kendi doğarken yitiren minicik bir oğlak. Bilge kadın  “Garip” i biberonla nasıl doyuracağını gösterir.  Beraber uyursun, beraber oynarsın. O yıl anane ve dedeyle kalacak olmanın hüznü “Garip” garip şekilde kaybolmuş.

Bahar gelir, kuzunu otlatmaya gidersin ananeyle, dünyanın hiç sonu yoktur herhalde diye düşündüğün kırlara. Yanınızda öğlen yiyeceğiniz ve tadını bir daha hiçbir şeyde alamayacağın bi somun köy ekmeği, peynir ve zeytinle. Orada öğrenirsin bilge kadından; sessiz kaldığında kırdaki tüm yaşamın sesini duymayı ve ayırt etmeyi. Yılan yanından geçerken sadece su içmeye gittiğini, bakışırsan usulca, aslında yoluna gideceğini. Kaplumbağaların yumurtadan nasıl çıktığını, yağmurda salyangozların nasıl da tahta germelere çıktığını.  Sessiz ve acelesiz olman gerektiğini, aslında dünyanın hep aynı şekilde döndüğünü, sadece senin o düzeni ayrımsayacak hızda olman gerektiğini.

Bilge kadın, şımarık değil, sen de öyle ol istiyor. Birey ol, kendin yap istiyor. Dayının oğluyla sofrada öğle yemeği için kavga eden sen misin? Yok ikinize de bugün başka yemek diyor. Sofra kalkıyor. Boşuna bakma, dedenin vicdansız kadın diye söylenmesinden hiç medet umma,   gerçekten bir şey vermeyecek.  O gün öğreniyorsun yaptığın her şeyin bir karşılığı var.  Bu yüzden bi daha en ufak bir fikir ayrılığı bile yaşamadın ya kuzeninle. 

Kuzenle yeşilin içine gömülmüş derenin yanında sabahtan akşama, balık tutarken, aldırmıyorsun balığa gidebilme şartının ‘solucanları sen takarsın ama!’ oluşuna.  Tüm acıma hissini, iğrenme hissini, nasıl yaaaa hissini kaybedecek kadar büyük bi ‘nirvana’ hali çünkü o suyun kenarı, o sessizlik... Hangisi hangi kuş, kaç tane çekirge var, ötüşlerinden bilerek geçirilen kaç gün var hafızanda.  Yağmurda hadi başak tarlasına gidelim diye kaçtığınız ve iliklerinize kadar ıslandığınız gün yediğiniz sağlam sopa, deli gibi güldüğün ve özgürlüğün dibini hissettiğin gün için fazlasıyla değerdi. Bak şimdi bile gülümsüyorsun işte.
Ve herkes gidince, yine ananeyle badanalı odada kalırsın. Kuzineye atılmış mis gibi kekin ve köy ekmeğinin kokusu çocukluğunun kokusu olur. Kuzuna sarılır, dünyanın en mutlu çocuğu olursun.
Yıllar geçer,
Bir gün gri şehirde yağmur yağar,
Hiçbir şey olmak istersin,
Sığınırsın çocukluğuna..
Anneciliğini oynadığın ‘Garip’ kucağında, yeşilliklere gömülmüş ahşap evin beyaz badanalı odasında, sıcacık sobanın yanı başındaki kanepede oturmuş, turkuaz mavisi boyalı pencereden bakarken, sadece anneni getirsin istersin hayat…
Beş yaşındasındır, her şeyin vardır şu anda. Bi de annen olsadır yanında…


NOT: Okuyanlar annemi kaybettiğimi düşünmüşler, şükürler olsun annem bizlerle birlikte. O yıllarda kardeşim yeni doğduğundan, bir yıl Şİle Kabakoz Köyünde ananem ile kalmıştım, sonrasında da her yaz tatili boyunca. Bu özlem o zamanlarda hissettiğim ve hala hatırladığım özlem...

DİPNOT:
NOT: Evin pencereleri turkuaz mavisiyken olan bir fotoğraf yok elimde. O evin gerçek fotoğrafını ekleseydin diyen arkadaşlar için idareten eklenmiştir. Evin nasıl bir yeşile gömülü olduğu ve balık tutulan derenin nasıl bir cennet olduğu umarım yansıyordur bu fotoğraflardan  :)